"Day day day durmuş,
Kız fistanın yırtılmış,
Kız kimlere ellettin,
Yar kimlere ellettin,
Tombul memelerini."
Emlek yöresinin halay sözleridir bunlar..

Ulu Ozanlar diyarı Emlek köylerinde tempolu bir şekilde söylenen bu türküler eşliğinde halaylar toprak damlarda çekilirdi. Damlar ha çöktü, ha çökecek diye korkardım hep. “Yar kimlere elletin, kız kimlere oynattın, tombul memelerini, tombul memelerini” diye devam eden halay türküsünü söyleyerek, halay çeken hanımların suratı gülücüklere boğulur ve kıkır kıkır oldukları görülürdü. Bir halayı diğeri izlerdi. Emlek yöresinin türkülerinden birisi de aşağıdaki türküydü, o artık klasik bir halay havası olmuş.
Aşık Veysel`in mezarından adına türküler yakılan Beşerek Dağı
Ay doğar ayan beyan, bir iki üç ondört
Yollara düştüm yayan, bir iki üç ondört
Rüyanda göremezdin, bir iki üç ondört
Koynuna geldim uyan bir iki üç ondört
Kestim kısır keçiyi, bir iki üç ondört
Yağına bak yağına, bir iki üç ondört
Alem kurbanın ola, bir iki üç ondört
Potinin bağına, bir iki üç ondört
Halaylarda, türkülerde ve davranışlarında fazla değişiklik olmamış. Giysiler ve halay çekilen mekân değişmiş o kadar. Halay çekilecek yeri özel olarak yapmışlar. Toprak dam yerine, evin önündeki beton üzerinde halaylar çekiliyor. Genç kızlar, delikanlılar, orta yaşlı erkek ve kadınlar hep beraber halaydalar. Kadın ve erkekler halayda beraber olurdu, ama halay hiyerarşisi içinde kadınların yeri erkekten sonraydı. Bu kalmamış. Kimse kimseden çekinmiyor, el ele, omuz omuza halaya durmuşlar. Gençlerin ellerinde kırmızı, beyaz, sarı, mavi, yeşil, renkte mendiller halay çekenlerin ellerinde ahenk içinde sallanıyorlar. Mendiller zaman zaman da elde serinletici rolü oynuyor, incecik mendillerle ter silinemiyor.

Halaya durmuş olanların bazısının ayağı çıplak, atmış ayakkabısını ayağından. Kimisinde ayağında ise yazın ortasında postal, halay çekerken halay naraları atarak çektiği halayı bütün benliği ile yaşayan genç kızın kafasında eşarp değil, şapka var. Bir diğeri askılı elbise, onun yanındaki ise bol şalvar giymiş. Ne giymişlerse yakıştırmışlar kendilerine. Damadın akrabası veya arkadaşı olmalı, durmadan halay çekiyor çizmeli ve şapkalı genç kız. Bol şalvarlı ve çıplak ayaklı da öyle.
Halay ve halaydakiler o kadar güzel ki, oturduğumuz yerden bize gel gel diyorlar. Arkadaşıma “hadi biz de halaya girelim” diyorum, ikilemeden “hadi” diyor. Biz de artık halaydayız. Bir iki derken yeni bir halaya geçiliyor, “beceremeyeceğiz galiba” diyor geri yerime dönüyorum. Halay çekenleri izlemek de oldukça zevkli. Güzel insanlar, ne kadar da güzel halay çekiyorlar, bazılarının mutlaka bir folklor ekibinde çalışmış olmaları gerekir diye düşünüyorum. Halaydakiler doyasıya halay çekiyorlar, biz de doyasıya onları izliyoruz. Gün yavaş yavaş batıyor. Güneş battığında Sivrialan Köyü’nde yazın ortasında bile bir kazaksız veya bir ceketsiz soğuktan durulmaz. Biz de akşamın serinliğine kalmayalım diyerek ayrılmaya hazırlanıyoruz düğün ortamından.

Vedalaşırken halayda baş çeken ağabey ile karşılaşıyoruz, bana selam veriyor, “tanımadın galiba” diyor. Özür dileyerek “hayır” cevabını veriyorum. “İyi bak” diyor bana. Hafızam zayıflamış, yardım istiyorum. Tanıtıyor kendisini. Ben de ona, onunla son olarak nerede olduğumuzu anlatıyorum, tekrar kucaklaşıyoruz. Nadir Ağabey ile son kez hayvanlarımızı güderken beraber olmuştuk. Köyümüzde öküzlerimizi otlatacak ot kalmamıştı. Sabah çifte koşulacak öküzlerimizi köylülerimizden birisinin ekinine sürmüş, diğerlerini bilmem ama ben o zaman kalın paltomun altında hemen uykuya dalmıştım. Ne kadar uyudum bilmiyordum, Nadir Ağabey bana gelmiş, “kalk gidiyoruz” diyordu. 9 veya 10 yaşında ya vardım, ya yoktum. Nadir Ağabey beni kaldırıyor, tutuyor öyle, bırakınca tekrar düşüyorum. Kaldırıyor, tutuyor beni, bırakınca düşüyordum. Kendime gelene kadar birkaç defa tekrarlamıştık bu oyunu. Hayvanlarımızı köy koruluğunun içinden geçirerek, amcamın herk edeceği tarlaya bırakmıştım. O kalın paltoyu da taşıyamamış, bir taş yığınının üstüne bırakmıştım. Palto ağırdı, taşıyamıyordum. Bir daha da uğramadım. Paltoyu ne yaptığımı bilmek isteyen amcama ne cevap verdim bilmiyorum. Nadir Ağabey ile vedalaşıyor ve oradan uzaklaşıyoruz. Ali Rıza, Hasan ve yeğenim Mustafa, Muharrem ve ben yola koyuluyoruz.

Bu düğün faslının bir de öncesi var. Şarkışla’da düzenlenmek istenen 2011 yılı Âşık Veysel Festivali iptal edilmiş. Sivrialan Köyü’ndeki kısmı da iptal edilmiş. Bana bunu Ali Rıza telefonla bildiriyor. Düğün ve piknik günü Kayseri’ye uçakla iniyorum. Yanımda iki kız çocuğu, onlarla konuşa konuşa sabah saat dört terminali terk ediyoruz. Dışarıda çocukların babası ve amcası bekliyorlar. Çocuklar beni babalarına tanıştırıyorlar. Baba kızlarına beni tanıdığını söylüyor. Havaalanında para bozduracak bir yer yok. Türk param da yok. Baba ve amcaya beni Kayseri terminaline bırakabilirler mi diye soruyorum. “Evimize gidelim biraz dinlen, daha sonra seni Şarkışla’ya da bırakırız” diyorlar. Teşekkür ediyorum, “vaktim yok, yeğenim terminalde bekliyor” diyorum. Bir de henüz iptal edildiğinden haberim olmayan festivale yetişmek istediğimi söylüyorum. Terminale kadar götürüyorlar. Arabadan inerken kızların babası “Türk paran olmadığına göre al şu 100 lirayı, sonra verirsin bana” diyor.
Kayseri, Şarkışla derken çocukluk ve gençlik arkadaşlarımdan dişçi Necdet ile köye varıyorum. Necdet ile konuşmayalı ne kadar da çok olmuş. Hasret gideriyoruz. Arabadan bavulu indirip, doğru piknik yerine varıyoruz. Piknik Potinni’nin bağında diyorlar. Potinni köyümüzün en zenginlerindendi. Köyün en üstünde güzel bir ev yaptırmış, güzel bir de elma bahçesi vardı. O güzel ev bomboş, virane. Bizim ev de öyle. Bahçede ağaçların bakımsızlığından hiç meyve yok. Onca emek vererek yarattığımız bizim elma bahçemiz de öyle. Ağaçlar susuzluktan bir yangından çıkmış gibi görünüyordu. Dayanamamış, gözlerimdeki yaşları bile silemeden kaçmıştım bahçemizden.

Ali Güç Potini’nin Bağı’na türkülerini okuyor. Bu sırada ilkokuldan, liseden öğretmenlerim çocukluk arkadaşlarım, akrabalarım ve komşularımız herkes orada. Bir iki görüşmeden sonra beni misafir edecek arkadaşım Ali Rıza’nın yanına varıyorum. Arkadaşımla görüştükten sonra, yemekten önce “şöyle bir dolan da gel” diyor. Diyor demesine ya, selamlaşıp da konuştuğum emmi, dayı, hala, arkadaş, akrabaların hangi birisini bırakıp da öbürsüne gideyim. Ne zor, ne kadar da kolaymış? Zor olan, birisini bırakıp diğerine gitmekti, onu görmekti. Diğerine gidip, onunla görüşmek ise bir o kadar da kolaydı. Orada sadece Sivrialanlılar yok, çevre köylerden ve Şarkışla’dan da gelmişler. Yeni tanıştığım bir hanım “Yazılarınızdan tanıyorum sizi” diyor. Övgü dolu sözler işitiyorum, bu beni fazlasıyla mutlu ediyor.

Potininin Bağın’da bir daire çizerek yine başa geliyorum. Bir iki derken, yaşıtlarımın arasında buluyorum kendimi. Birkaç dakikalığına da olsa onlarla konuşmak ne güzelmiş meğer. Yüzünü şapkasının tereğinin gölgesinde saklamış olan ve kendisini tanıyamadığım yaşıtlarımdan birisi “İyi bak bana, nasıl tanımazsın beni” diye sitemediyor. Selahattin’miş.
Selahattin’den sonra kendisini son defa genç yaşta yitirdiğimiz Aşık Veysel’in torunu Ali Şatıroğlu ile İstanbul’da bir lokantada buluştuğumuz Muzaffer’in ismi aklıma gelmiyor. İlkokulu köyümüzde bitirdiğimizde bizler büyük şehirlere okumaya giderken, Ali, Muzaffer ve Kemal İstanbul’a çalışmaya gitmişlerdi. Bir tamirhaneye çırak olarak girmişler, çalışıyorlardı. Liseyi bitirdiğimde İstanbul’a gitmiş, onları bulmuştum. Bir akşam yemek yemiştik. O gece beni Ankara’ya yolcu etmişlerdi. Muzaffer “Biliyor musun o gün ne oldu?” diye sorduktan sonra, “Yemekten çıktık Ali bir ara yanımızdan kayboldu, Ali’yi aradık, taradık, onu bulamadık. Oturduk oraya, ağlamaya başladık, daha sonra da evimize gittik, baktık ki Ali yatağında mışıl mışıl uyuyor, bir kova suyu başından boca ettik” diyor. “Ali’yi kaybettik diye çok korkmuştuk” diye anlatıyor Muzaffer. Ali’yi yıllar sonra kaybettik, genç yaşta kansere yenik düştü, aramızdan ayrıldı. Ali’nin aramızdan zamansız gitmesine Muzaffer şüphesiz hepimiz gibi yine ağlamıştır. Yaşıtlarımla ayaküstü sohbet tam tadımlık oldu. Hallerinden mutlu oldukları görülüyordu. 12 Eylül öncesi Ankara’da bulundukları liselerde gençlik önderleri olan Rıza ve Naci’nin iyi ve sağlıklı durumları beni sevindirdi. Daha önce gördüğümdeki halleri beni kederlendirmişti. Kemal Kılıçdaroğlu’nun hanımı da oradaymış. Biz kendi aramızda sohbet ederken köyün aşığı gittikçe de olgunlaşan, güzel türküler yapan Âşık Ali Güç çalıp söylüyordu.
Âşık Veysel’in dizinin dibinde yetişmiş Ali Güç, daha sonra dinlediğimde lokmamın elimden düşmesine ve içtiğim suyun boğazımda düğümlenmesine sebep olan aşağıdaki türküyü de okudu mu acaba?
Potininin Bağında Ozan Ali Güç bir grup misafire ayrıca türkü söylüyor
Filizlendi benim diktiğim fidan
Serpilsin dalların göreyim oğul
Bölüp verdim ekmeğimden suyumdan
Seni kollarımda sarayım oğul
İncitemem seni, kırdırtmam gülün
Yükselir göklere kesilmez yolun
Bana gölge olsun yaprağın dalın
Dileyim tanrımdan da korusun oğul
Ne de çabuk geçti mevsimler yazlar
Coşuyor yürekten sevgiler hazlar
Dile gelmiş kemanlar sazlar
Sazımda namesin çalayım oğul
Ali Güç der senden aldım gücümü
Unutmam kardeşin iki bacını
Allah göstermesin bana acını
Ben senin yerine de ölürüm oğul

Babası Hıdır Dede ve Aşık Veysel’den ders almış Ali Güç Sivrialan Köyü’nde onlarca şiir yazan insandan birisi. Diğerlerinden farkı; hem kendisine ait, hem de usta malı türküleri yıllardır çeşitli konser ve etkinliklerde çalıp, okumasıdır. Ayrıca kaset çalışmaları oldu. Her yıl düzenlenen Aşık Veysel’i anma günlerinin demirbaş sanatçılarından. Ali Güç’ü ilk defa bir konserde Aydınlık Gazetesi ile dayanışma gecesinde sahne almıştı. 70’li yılların sonlarında ilk defa günlük gazete olarak çıkmaya hazırlanan Aydınlık Gazetesi, okurlarının bağışlarıyla çıkartılmaya hazırlanıyordu. O dönemde iki değerli ozanımız da o çalışmaların içindeydi. Kendilerini rahmetle anmak istediğim Abuzer Karakoç ve bir çok türküsünü özellikle Sadık Gürbüz’ün okuduğu Aşık Devrani mahlaslı Hasat Tutal’dı. Aşık Devrani, Aşık Veysel’den birkaç yaş daha küçüktü, ancak komşu köylü olmalarından iyi arkadaştılar. Âşık Devrani, Aydınlık Gazetesi’nin yardım kampanyalarına bizzat katılmış, hem bağış toplamış hem de konserlere katılmıştı. Âşık Devrani bağış toplamak için Emlek Köylerine de gitmişti. Para veren de olmuştu, ellerine olan değerli şeylerini veren de. Parası ve değerli şeyleri olmayop da katkıda bulunmak isteyen hanımlar başlarındaki poşuları bağış olarak Hasan Devrani’ye vermişler. Bundan dolayı da bir dönem Sivrialan’da Aydınlıkçılara poşucular denird. Katıldığı konserlere Ali Güç’ü de almaktaydı. Ali Güç böylece babası Hıdır Dede’nin ve Aşık Veysel’in vefatından sonra yeni bir ustaya kavuşmuştu. Yeni ustası Aşık Devrani ve Abuzer Karakoç ile sahne aldığı Aydınlık gecesinde türkülerini söylemişti. Silivri Zulümhanesi’nin tutsaklarından olan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’te oradaydı ve Ali Güç ile kısa bir sohbeti olmuştu. Doğu Perinçek, o zamanlar Ali Güç’e “Emlek yöresinin tadı var sende, nerelisin” diye soruyordu.

Uzun yıllar usta malı söyleyen Ali Güç artık göğsünü gere gere sözleri ve besteleri kendisine ait türküleri konserlerde ve Potinni’nin bağında okuyor. Ali Güç’ün türküleri eşliğinde herkes ait olduğu masaya dönmüş, yemeklerini yiyordu.
Sivrialan Köyü Derneği yönetim kurulu üyeleri misafirlere yemek taşıyor, hizmet ediyor. Misafirleri memnun etmeye çalışıyorlardı. Sivrialan Köyü Derneği Başkanı Yılmaz Hür yemek dağıtırken bizim masaya da uğruyor. Başkan Yılmaz Hür “Çalışmalarımızı ve biraz da bizi yaz” diyor. Çalışmalarını henüz tanımıyorum, tanıdığım ölçüde yazma sözü veriyorum.
Sivrialan Köyü Derneği için de önemsiz olmayacağını düşündüğüm bir noktayı buraya taşımak istiyorum. Âşık Veysel son yıllarda Şarkışla’da anılmaya başlandı. Âşık Veysel’in Şarkışla ile hiçbir ortaklığı bulunmadığını herkes bilir. Sadece piposuna tütün, şeker, tuz ve gaz almak Âşık Veysel’in Şarkışla ile ortaklığıdır. Şarkışla Âşık Veysel’i, Âşık Veysel ise Şarkışla’yı sevmemiştir. Âşık Veysel Türkiye’nin her tarafında anılmalıdır. Âşık Veysel ile onurlandırılacak en son yer Şarkışla olduğunu düşünmekteyim. Âşık Veysel Kültür Derneği ve Sivrialan Köyü Derneği bu düşünceme ne derler acaba?

Köy pikniğinin olduğu günün bir gün sonrasında Kızılırmak Yerel Dernekler Federasyonu’nun düzenlediği festivale katıldık. Festival her yıl farklı bir köyde yapılmaktaymış. Bu sene ise Sivas Şarkışla Kavak Köyü’nde yapıldı. Kavak Köyü Emlek köylerinin en batısında bulunmakta, Madımak’ta katledilenlerden Belkıs Çakır’ın köyü. Kavak Köyü’ne Belkıs Çakır’ın bir anıtı dikilmiş. Madımak’ta katledilenlerin isimlerinin anıtın yanında yer alırken, yan tarafta ise semah dönen Belkıs’ın heykeli bulunmakta.
Festivalin yapılacağı köye giderken yol boyunca Madımak Şehitleri’nden Koray ve Menekşe Kaya’nın köylerinden de geçtik. Beyyurdu Köyü’nde de Koray ve Menekşe’nin heykeli köye girenleri selamlamakta. Kavak ve Beyyurdu köylerinin dışında Madımak’ta yobaz katliamanına uğrayan diğer köy de bir Emlek Köyü olan Ortaköy’dür. Ortaköylüler de Madımak’ta Murat Gündüz’ü yitirdiler. Onlar da Murat Gündüz’ün anısına “Murat Gündüz 2 Temmuz Anıt Park” kurma hazırlıklarında bulunmaktalar.

Kavak Köyü’ne giderken Sivrialan Köyü yaylasından geçiyoruz. Yol boyunca diz boyu ot ve her taraf çeşit çeşit çiçekle kaplı. Sivrialan dağlarında hiç bu kadar bol ot ve çiçek görmemiştim. Hayvancılık ve tarımın yapılmadığı köyde dağ taş ot ve çiçeğe durmuş. Hayvanlarımızın karınlarını doyurmak için kavga pahasına komşularımızın buğday tarlasına sürerdik. Beyyurdu, Başağaç, Kale ve Kavak köylerinin arazisinin de kullanılmaması Sivrialan Köyü arazisinden pek farklı değildi. Buralar çok fazla oranda büyük şehirlere ve yurtdışına göç verdiler.
Kavak Köyü çıkışında yeşil bir alanda düzenlenen festivalde, sahneye en uzak yerde, ufak bir su kenarında salkım söğütleri altında yer seçtik kendimize. Hasan Tahsin ve Ali Rıza biraz da ben onların yanında temsil görevini yerine getiriyoruz. Siyasetçiler var, dernek başkanları oradalar. Onlarla merhabalaşma sonrasında yerimize dönüyoruz. Zeynep, Esme, Mustafa ve Muharrem kolları sıvadılar ve işe koyuldular. “Soğanımız eksik, limon almayı unutmuşuz, buzumuz da yok” demeye başladılar. Kavak Köylü Bayram ağabeylerin evi elli metre ilerde, doğru Bayram oraya. Evin bahçesine girince eşi ile karşılaşıyorum, Makbule Abla “Viyana’dan buraya niye geldin” sorusunu “soğan, limon ve buz almaya geldim” biçiminde cevaplıyorum. İçeri giriyorum, Bayram ağabey de şaşırıyor. Hoş beşten sonra bostana giriyor, soğan ve maydanoz, ne kadar yeşillik varsa topluyorum, eksikliklerimizle geri yerimize dönüyorum. Bayram ağabeyleri de davet ediyorum, köylerinde soframızda misafir olun diyoruz. Başka ağır misafirlerimiz de gelecekmiş.

Gülcihan Koç, Ali Ekber Eren, Dertli Divani, Ali Güç ve Fazlı İyigöze gibi sanatçı ve âşıkların katıldığı festivalde güzel yemeklerin yanında türkülü, siyasetli ve bol sohbetli bir gün geçirdik. Akşam tekrar köyümüze döndük. Damat, güvey evinden (damadın düğün boyunca oturduğu ev) kendi evine getirilecek. Bu geleneği eskisi gibi mi icra edecekler diyerek güvey evine gidiyoruz. Damada kına yakmak değişmemiş. Ortaya konulan bir yastığın çevresinde dönerek hayır duaları okunuyor. Bu arada köyün gençleri muziplik peşindeler. Önümde iki genç damada elindeki toplu iğneleri batırmaya hazırlanıyor. Damat da fark ediyor, kendisinin de arkadaşları olanlara sert çıkıyor. Önümde iğne batırmak isteyen gence, onları damada batırmaması için bana vermesini söylüyorum. Tanır gibi oluyorum. Henüz çok küçükken görmüştüm. “Rıza’nın oğlu Ahmet misin” diye soruyorum. Evet, cevabını alıyorum. Çocukluğum ve gençliğimde en yakın arkadaşımın oğluymuş, bunu kendisine söylüyorum. İğneleri evin balkonundan aşağı atıyor. Babası ile birbirimizden ayrıldığımız yaşta bulunuyor.
Geriye ilahi ile damadı kendi evine götürmek kalıyor. Kırk elli kişilik bir genç grup, damadı elde meşaleler ile Yunus Emre’nin “Şol Cennetin Irmakları Akar Allah Deyu Deyu” ilahisini söyleyerek, köyün orta yerindeki ziyarete getiriyor. İlahi ile damadın götürülmesinden evlerinde oturanlar da haberleri olsun diyerek, eskiden yol boyunca kapılar taşlanırdı. Bu yine yapıldı. Ancak zarar verilmeyecek kapılara taş atıldı, o kapılar da çelik kapılardı.

Köyde ziyaret olarak kabul edilen ev daha önceden taş ve topraktandı. Şimdi ise beton olmuş. Doğduğum evin hemen yanındaydı burası. Taş ve topraktan örülmüş duvar arasında bir de büyük bir ağaç atılmıştı. Oradan her geçişimde o ağacı saygıyla öperdim. Bayramlarda taş ve topraktan yapılmış olan o evin bacasında börek dağıtılırdı. Damat taş, toprak ve ağaçla örülmüş duvarı değil de beton duvara niyaz ediyor ve öpüyor.
İlahilerle damadın evine getirilmesi sonrasında biz de uyumak için evlerimize dönmek kalıyor. Ertesi gün erken kalkıp Gürcistan’a, oradan da Kars’a geçeceğimiz yolculuk bizi beklemekte. Seyahatimize çıktık, günler sonra Kars ilinin Selim ilçesinin Koşapınar köyüne ulaştık. Gezide dört arkadaştık, ikimiz Sivrialanlı, bir arkadaşımız Koşapınarlı, diğer arkadaşımız ise Hopalıydı. Hopalı arkadaşımız Hasan Tahsin her iki köyü de gördükten sonra bize döndü “Vallahi sizi kıskanıyorum, şu köylüyüm bile diyemiyorum” diyor. “Biz de Hopalı olmanın mücadeleci gururunu ‘Hopalıyız’ diyerek yaşayamıyoruz, herkesin bir övünç kaynağı mutlaka vardır” diyoruz Hasan Tahsin’e.
Kadim Ülker