RSS / XML
$1.8295
€2.3265
IMKB56,936
Foto Galeri
Video Galeri
Bu haber 08 Kasım 2011, Salı 01:46:04 tarihnde eklendi. 440 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

CANIMA CAN OLAN KARDEŞİM İLHAN ERDOST

CANIMA CAN OLAN KARDEŞİM İLHAN ERDOST

MUZAFFER İLHAN ERDOST

 

 

 

İLHAN Erdost, benim, yalnızca kardeşim değil, yaşamımızın sosyal ve iktisadi olduğu kadar, kültürel ve siyasal yönleriyle içiçe geçtiği, birbirimizi bütünlediğimiz, bir yarımdı. Bunun içindir ki, beni İlhan'sız, İlhan'ı bensiz anlatmak, gerçeği tam olarak ortaya koymaya yetmez.

 

Biz, Birinci Dünya Savaşında, Çarlık işgali altında kalan Erzurum'un (Oltu'ya bağlı) Ardos köyünden Tokat'ın Artova ilçesine (Çiftlik) gelmiş çiftçi bir ailenin çocuklarıyız. Veteriner Fakültesinde son yılımı okurken, İlhan ilkokulu bitirmiş, ve o yıl, ailemizin okutma olanağı olmadığı için, annem, onu köydeki Kuran Kursuna göndermişti. Ben fakülteyi bitirdikten sonra (1956), Ankara'da küçük bir ev tutmuş, eşimle birlikte İlhan'ı da Ankara'ya aldırtmıştım. İlhan, hem kardeşim, hem de biz yeni evlilerin, ortaokula başlayan çocuğuydu. Ben o yıllar, ilkin Pazar Postası yazı müdürlüğü, ve daha sonra Ulus gazetesinde basımevi yöneticiliği yaptım. 27 mayıs 1960, beni Soğukkuyu Askeri Cezaevinde buldu. 15 günlük tutukluluğumun, benim yaşamımda deneysel bir önemi olmuştur. 27 Mayıs sabahı, aralarında bugün İçişleri Bakanı olan Selahattin Çetiner'in, Kurmay Albay Kamil Savaş'ın, Prof. Muammer Aksoy'un da bulunduğu subay, aydın ve gençlerle birlikte serbest bırakılmıştık.

 

1963'te yedeksubaylığımı yapmak üzere Şemdinli'ye giderken, İlhan, liseyi bitirmiş, Hukuk Fakültesinde öğrenime başlamıştı. Daha sonra Yön'de yayınlanacak olan Şemdinli Röportajı için gerekli kitapları sağlama, dergi ve gazeteleri tarama işlerini ben İlhan'a yazarak iletiyordum; İlhan kütüphanelerden istediğim bütün notları çıkararak bana gönderiyordu. Bu, yazılarımı onunla birlikte oluşturmamın başlangıcı olmuştu.

 

Şemdinli'de askerliğimi yaptığım sırada, İlhan, resmi bir yerde, küçük bir ücretle iş bulmuştu. Çalıştığı yerden aldığı bel ağrısı giderek artmış. Yıllar sonra bir gün, bugünlerini anlatan elyazısı notları elime geçmişti. Bu notların birinde, kendisine yeni bir iş bulması için tanıdık bir dostun evine, bir akşamüstü gidişini, yağmurda ıslanışını, ayakkabılarının su çekişini, üşüyüşünü, parasız olduğunu, evde kimseyi bulamayıp geri dönüşünü yazıyordu. Benden de para istememişti. Yıllarca sonra da olsa, bir yerde çalıştığı, bir işi olduğu için parasız kalacağını düşünememiş olmamın acısını derinden duymuş ve kendimi bağışlamak istememiştim.

 

Askerliğimi tamamlayıp Ankara'ya döndükten altı ay kadar sonra Sol Yayınları'nı kurdum. İlhan, Hukuk Fakültesindeki sınavlarına, bu yayınevinde yüklendiği işler dolayısıyla pek zaman ayıramıyordu. Gene de hemen tüm sınavlarını verdi, ama hiç ummadığı küçük oylumlu bir dersten belge aldı. İki gün eve gelmeyince, onu Site Yurdunda aramaya gitmiştim. Yurtta da yoktu. Yurttan çıktım. Akşamüstüydü. Elleri cebinde, yalnız, başı öne eğik, üzgün yurda dönerken buldum. Kendisine üzülmemesini söylemiştim. Yayınevini birlikte omuzlar, elbet birlikte bir yaşam olanağı sağlarız diyordum. O gün yalnız kalmak istedi, ertesi gün eve geldi. Ondan sonra da, askerliği hariç, işte, evde ve hemen hemen her yerde yanyana, birlikte, içiçe olduk. Yayınevinin hemen her alandaki işlerini paylaştığı bir yarısı oldu.

 

12 Mart 1971'den sonra gözaltında ve üçbuçuk yıl sürecek cezaevi yaşamımda, İlhan, evin reisi, çocuklarımın babası, ve cezaevinde benim her yönden bir tamamlayanımdı. Tüm maddi sorunlarımızı üstlendi. Özellikle sivil cezaevinde başlayabildiğim Osmanlı İmparatorluğu ve toprak mülkiyeti ile ilgili çalışmalarımın tüm kitap, belge ve fotokopilerini, cezaevine taşıdı. Bu arada yaşamımız için maddi olanak sağlamak zorundaydı. Onur Kitabevi'ni açtı ve Onur Yayınları'nı kurarak, bu yayınevinin ilk kitabı olan Darwin'in İnsanın Türeyişi'ni yayınladı.

 

 

Benim hiçbir yazım İlhan'la önceden tartışılmadan hazırlanmadı, İlhan'ın dikkatli ve eleştirel okumasından geçip düzeltilmeden yayınlanmadı. Onur Yayınları'nın yanısıra, Sol Yayınları'nın hiçbir kitabı, onun seçiminden geçmeden programa alınmadı ve hiçbir kitap, bu kitapların her yeni baskısı onun tarafından titizlikle ve dikkatlice okunmadan baskıya girmedi.

 

Ben, son bir-iki yıldır yayınlardan yavaş yavaş uzaklaşıp daha çok faşizm konusuna ağırlık verdiğim inceleme yazılarına başladığımda, İlhan, hem yayınevinin tüm işlerini yüklendi, ve hem de bu yazılarımın oluşmasının her yönden ortağı oldu. Ürettiğimiz her şey, her yönden ortaklaşa oldu, ama benim adımla ortaya çıktı. 20 Kasım 1979 günü faşistler tarafından bana karşı kurulan pusuyu (o zaman, bana kurulmuş bir pusu diye düşünmüştük; bize, ikimize karşı bir pusu kurulmuş olduğunu nelerden sonra kavrayacaktım) bir-iki dakika önceden gördü, ve beni bir kez daha ölümden kurtardıktan sonra, hem beni koruyan bir set oldu ve hem de gündelik işlerimizin tümünü omuzladı. Yalnız benim değil, yalnız evimizin değil, bütün tanıdıklarının, bildiklerinin, o geniş çevresinin içersinde, yardımına koşmadığı, özveriyle sorunlarını her yönden paylaşmadığı bir tek kimse bulunduğu söylenemez. Yüz olarak güzel, çok güzel bir insandı. Çizgileri yumuşak, davranışları sıcak, bakışı güleçti. Bu, onun iç güzelliğini, insan sevgisini, sıcak dostluğunu, tam bir duruluk ve tam bir yalınlıkla yansıtıyordu. Bugün evimiz dörtbir yandan sevdikleriyle dolup taşıyorsa, yurdun dörtbir yanından dostları akıp geliyorsa, yurtdışından telgraf ve telefonlar yağıyorsa, bu, onun ölümündeki yüce anlamı yansıttığı kadar, onun insan olarak, dost olarak çevresine coşkun bir nehir gibi akıttığı sevginin gönüllerde yarattığı bağlılığın bir ifadesidir de...

 

Ben cezaevinden çıkana değin, o denli kendisini bize, eşime ve çocuklarıma vermişti ki, oğlum ve kızım, farklı bir biçimde, onu yalnız amca değil, baba bildiler. Yokluklarımızı, çocuklara bir an duyurmadı. Ve gelecek günlerin ne getireceği bilinmediği için de, o günlerde gönlünü kilitlemeyi bildi bir süre. Benim cezaevinden çıkmam olanakları doğunca, gönlünün kapısı da açıldı. Cezaevinden çıktıktan sonra da şimdiki eşi Gül'ü coşkun bir tutkuyla sevdi. Bu çağıldayan sevgi, 5 Temmuz 1976'da, Ankara'da, sade bir çay bahçesinde, ama sıcak bir sevgi, coşku dolu, akraba ve dost topluluğu içersinde yaptığımız bir düğünle evliliğe dönüştü. Bir yıl kadar sonra, bir kızı oldu. Hep bir oğlu olmasını isterdi. Çocukken, bir tabancası olsun istermiş, ama olmamış. O zaman, büyürsem, bir oğlum olursa, ona tabanca alacağım diye, yaşamının en büyük düşünü kurmuş. Bir oğlu olmasını bunun için isterdi. Benden, oğlu olacak diye, bir ad koymamı istedi. Babamızın adı "Yusuf"tu. Ben de, "Yusuflar" koymayı düşünmüştüm. Bir sabah uyandığımızda, kapının arkasına sıkıştırılmış samsun sigarası kağıdının iç kısmına yazılı bir not buldu eşim. İlhan, "Ağbeyime bir kız adı bulmak düştü" diye yazmış, ve üzüntüsünden kapıyı çalıp, bizi uyandırmak bile istememiş. Kızının adını Türküler koyduk. O kadar güzel bir kız oldu ki Türküler, İlhan, kızı olduğu için apayrı bir sevinç duydu, ve Gül yeniden hamile olduğunda, artık "oğlum olsun" demedi. Bir kızı daha oldu. Onun adını da Alaz koyduk. "İlhan" adını bir kardeşime, çocukken ben koymuştum, bu kardeşim ölmüştü. Yeniden 1944 yılında yeni bir kardeşim daha olunca ona da "İlhan" demiştik.

 

Ne kadar birlikte olduk, ne kadar birbirimizin yarısı olduk. O kadar birlikte olduk ki, son geceyi emniyette, birlikte bir kanepede yanyana yatarak geçirdik. Son fotoğrafımızı yanyana çektiler. Birlikte dövüldük. O kadar birlikte olduk ki, onu yanıbaşımda yitirdim. Ama benim için ne denli acı ki, ben kaldım, o gitti. Canına can olamadım. Onun canı, benim canım odu. Adı benim adım oldu. Ve yazdıklarım, artık, "Muzaffer İlhan" adıyla basılsın istiyorum. Ancak, o zaman, İlhan'ın yaşamının düşünsel yanı, İlhan gerçeği, bir ölçüde yansıtılmış olacak.

 

 

DERİNE akan acının içersinde, insanı bir an dindiren bazı anlar da olabiliyor. Çarşamba sabahı onu morgda bir kez daha ve son kez görebilmenin dindirişinden sözetmek istiyorum. Dört gece yalnız kaldığı, ve yalnızca bu dört gecesini bilmediğimiz, soğuk taş üstünde upuzun yatıyordu. İmam, kardeşimi yıkıyordu. Yüzü, bedeni sabun köpüğü içersindeydi. İki koluma girmişlerdi. Bana, "Bu değil!" dediler. Beni oradan çıkarmak istediler. Ben kardeşimi bilmez miydim, ben kardeşimi tanımaz mıydım. Binlerce insan içinde, ben kardeşimin bir yanını görsem, bu benim kardeşimdir demez miydim. Sonra yıkadılar sabun köpüklerini. Yüzü açıldı. Gözleri hafif aralık kalmıştı. Üst dudağı tüm bedeni acıyormuş gibi yukarı çekilmişti. Eğildim yüzüne, iki ellerimle tuttum yanaklarından. Yüzünü, gözlerini öptüm sordum, öptüm sordum: hani yarım, hani yanım / acı nerende kardaşım.

 

Biz birbirimizi ne kadar çok bilirdik, nerede olduğumuzu, nasıl durduğumuzu, güneşin her batışında karşılıklı kadeh tutuşumuzu. Şimdi ise yalnız ben biliyorum teneşirde duruşunu kardeşimin. Şimdi ise, yalnız ben biliyorum sininde hafif sağa yatık duruşunu kardeşimin. Göğsüne inen coplarla, yumruklarla, tekmelerle ezilmiş cebinden çıkan samsun paketini de; kırılmış kalemini de... Sininde çömelmiş, ıslak gözlerle, karşı tepelerde, kırmızı güneşin batışını bekleyişini, onsuz ve onunla bekleyişimi bir ben biliyorum.

 

O gün, sıkıyönetim nezaretinde, heyecandan hafif kırmızılaşan yanaklarınla, siyah bıyıklarınla, siyah kaşlarınla, içinden gülümseyen gözlerinle sen ne güzeldin kardeşim. Emniyette nezarete geldiğinde, "Ağabey, demişti, evden çıkarken Türküler uyuyordu, uyandırmaya kıyamadım, öpüp çıktım.." Şimdi Türküler, telefonu açıyor, babasıyla konuşuyor. Bir numara uyduruyor, "yirmi dokuz beş"i istiyor. "Baba sen misin?" diyor. "Amcamlardan telefon ediyorum..." diyor. "Ben iyiyim..." diyor. "Sakız çiğniyorum. Acı sakız..." diyor. "Bir makina daha mı yapacaksın..." diyor. "Öğleden sonra mı geleceksin..." diyor. "Annemi alıp mı geleceksin..." diyor. "Hadi güle güle..." diyor. Sonra kapatıyor ahizeyi. Sevinçle salona koşuyor. "Babam öğleden sonra gelecekmiş..." diyor. "Ben konuştum..." diyor. "Annemi alıp gelecekmiş..." diyor.

 

Gözyaşı değil; İlhan'ın yaşamdan koparılışının, İlhan'ın ölümünün onurlu anlamını, onun ölümünün yüceliğini, acının yakıcı alazıyla açıklamaya çalışmak bu. Genç bir bedeni, yaşam coşkusuyla dolu özlemlerini, engin özgürlük tutkusunu, halk ve insan sevgisini, kusursuz ve o denli hiçbir günahı olmayan gülen bir yüzü, kudurmuşçasına üzerine saldıranlar döve döve, solgun bir yüze, soluk almayan bir bedene dönüştürdüklerinde, İlhan'la yaşam ne denli içiçe ve dopdolu, İlhan'la ölüm ne denli birbirine uzak ve karşıt ise, onun ölümünün anlamı da o denli yüce, o denli büyük, o denli onurlu.

 

— Akşam uykusunu uyumayan, gitme dur, gitme dur.

— ...

— Acılarını bilemeyen nereye, nereye...

— ...

— Yanıbaşımda yitirdiğim, canına can olamadığım, gitme dön, gitme dön...

Bir gün duyulacak mı yanıtın. Çocukların gözlerinden pırlayan kuşların kanat seslerinde. Anaların güneş gibi balkıyan gözlerinde. Al bir atın nal vuruşunda. Berrak bir ırmağın çağıltısında. Çok sevdiği Akdenizin kıyıları yalayan dingin hışırtısında. Bayırları dolayan kır çiçeklerinin yumuşak kokusunda. Bir gün duyabilecek miyim onun ölümünden dönen ılık sesini, gülen güzel gözlerini, o belleğimde bir altın çivi gibi çakılı duracak olan gülümseyen yüzünü. Duyabilecek miyim! Duyabilecek miyiz!

 

 

15 Kasım 1980

Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı, 1981

 

Facebook Facebook Digg Digg Google Google Del.icio.us Del.icio.us
Diğer Muzaffer İlhan Erdost Yazıları
Bütün Yorumları görmek için tıklayınız!


Harbi Gazete Twitter'da

© Copyright 2011 Harbi Gazete
Her hakkı saklıdır. Yazılardan Yazarları Sorumludur.