RSS / XML
$1.8295
€2.3265
IMKB56,936
Foto Galeri
Video Galeri
Bu haber 13 Aralık 2011, Salı 18:38:13 tarihnde eklendi. 508 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Kürecik’ten Erken Uyarı

Kürecik’ten Erken Uyarı

(10 Aralık 2011 Cumhuriyet’te yapılan Konuşma)



Vahap Erdoğdu 

 

 

Gününün anlamına uygun olarak, iki anımsatmadan sonra konuya geçmek istiyorum.

 

Birincisi, ABD’nin sokakta yakalayıp, Küba’da, Guantanamo üssündeki toplama kampına kapatmış olduğu Afganlıların encamını soran var mı?

 

İkincisi ise, Türkiye hapishanelerinde 13 bin beş yüz dolayında siyasal tutuklu bulunuyor. Bunların, 600’ü öğrenci, 68’i gazeteci, 9’u seçilmiş parlamento üyesi, biri, siyasi bir partinin genel başkanı. Dünyanın bir başka ülkesinde var mı benzeri?

 

*

Kürecik Karahan Tepesine konuşlandırılacak olan Erken Uyarı Sisiteminin öyküsü uzun. Konunun can alıcı noktalarına değinmekle yetineceğim.

 

Karahan, etrafında 24 kürt köyünün kümelendiği, iki bin metre yüksekliğinde çıplak, kara bir tepedir. Köylerin çoğunluğu alevidir. Cumhuriyet Tarihi bu yörede, hiçbir mezhep çatışmasını kaydetmiş değildir.

 

Tepenin 60’lı yılların başına dek adı duyulmadı. Ama o tepe nice kıyımlara tanıklık etmişti. 19. Yüzyılın son yarısında “para şeytandır” diyen keçi çobanı derviş Ali’nin Dumuklu Köyü, Hamidiye Alayları tarafından, bebesiyle, kedisiyle, köpeğiyle yakıldığını, yöre halkından başkası bilmez. 20. Yüzyılın başlarında, Hamidiye Alaylarının zulmüne direnen, Harput’ta yirmi dört yaşında asılan Kasımoğlu Mehmet Ali’nin öyküsü de yörenin ağıtlarında kaldı.

 

Sinanların ayak izlerini görürsünüz Kürecik Yaylalarında. 12 Mart, Kürecik topraklarından bir buldozer gibi geçti. 12 Eylülde Kürecik, o tarihsel yazgısını bir kez daha yaşadı. Tanıktır buna KarahanTepesi!

 

Ama Kürecik halkı bilinçlidir, dirençlidir. Gene direniyor.

 

Erken Uyarı Sistemleri, kökü 80’lere uzanan Yıldız Savaşları sisteminin bir devamıdır. Daha da gerilere gidersek, 1960’ların başlarını anımsamamız gerekir.

 

Sovyetlere coğrafya olarak en yakın ülke olan Türkiye, ileri karakol göreviyle, NATO’nun en güçlü ordusu olarak ABD tarafından donatılmıştı.

 

Karahan Tepesi, ABD radarlarıyla o yıllarda tanıştı. 1960’ların başlarında tepeye yerleştirilen aygıtlara köylüler bir anlam verememişlerdi.

 

Yaklaşanı yakacak, aynalar yerleştirildiği söylencesi yaygındı.

 

O aygıtların Sovyetleri gözetleyen büyük kulaklar olduğu sonradan anlaşıldı.

 

Türkiye halkı, Sovyet lideri Kuruçev, BM kürsünde papucunu çıkarıp masaya vurduğunda, Sovyet topraklarında düşürülen U-2 caus uçağının İncirlik üssünden havalandığının farkına vardı. Atom başlıklı Jüpiter füzelerinin Türkiyeye yerleştirildiğini ise, halkımız, Türkiye topraklarını bir nükleer savaşın ilk hedefi haline getiren o unutulmaz Küba Bunalımıyla duyabilmişti. Tıpkı, Geoben ve Breslau’un, iki Alman zırhlısının, Türk bayrağı takıp Sıvastopol’u topa tutarak, Osmanlıyı Birinci Dünya Savaşına sokmaları gibi.

 

Füze Kalkanı nedir?

 

ABD Başkanı Reagan zamanında başlatılan YILDIZ SAVAŞLARI projesi, düşman füzelerini uzayda lazer toplarıyla vurmak için geliştirilen bir projeydi. Proje, maliyetinin çok yüksek olması ve gerekli teknolojik ilerlemenin yetresizliği nedeniyle, rafa kaldırıldı.

 

Bunun yerini, Asya ve Ortadoğuyu çevreleyen balistik füze sistemleri ve bu sistemlerin füze saldırılarına karşı korunması için, geliştirilmeye başlanan Füze Kalkanı projesi aldı.

 

Füze kalkanının esası, bir balistik düşman füzenin, füzesavar bir füzeyle vurulmasıdır.

 

Kalkan sözcüğü her ne kadar bir savunma kavramını çağrıştırsa da, esas olarak dinleme ve gözetleme yapılan alanların izlenerek, strarejik saldırı noktalarının saptanması işlevi nedeniyle, saldırı silahı olma özelliğini de taşır.

 

Balistik füzeler, menzili 1000 km ile 9000 km arasında değişen saldırı silahlarıdır.

 

Füzesavarların menzilleri 45-400 km arasında değişir. Dolayısıyla savunma silahlarıdır ve füzesavar füze bataryaları, hedef ülke topraklarında konuşlandırılır.

 

Sistem, Asya ve Ortadoğuyu kuşatma harekatıdır. Bir başka anlatımla, uzun erimde Rusya, Çin, Pakistan, Kuzey Kore, kısa erimde ise, İran bu kuşatmanın kapsam alanına alınmaktadır.

 

                        

İsrail, füze teknoljisinin en gelişkin ülkelerinden biridir.

 

Strateji uzmanlarına göre, İsrail'den İran'ın nükleer tesislerine karşı yapılacak hava saldırıları değişik seçenekleri içermektedir:

 

Birincisi, İncirlik üssünde ikmal yaptıktan sonra, Türk hava sahasından,

 

ikincisi, Ürdün-Irak hava sahasından ve

 

üçüncüsü ise Suudi Arabistan hava sahasını kullanmayı öngörmektedir.

 

Ayrıca, İran hedeflerine karşı, İsrail balistik füze saldırı planları hazır bekletilmektedir.

 

İsrail'in bu amaçla kullanabileceği Jericho sınıfı kendi yapımı balistik füzeleri bulunmaktadır. Özellikle Jericho-3 balistik füzesi 7900 km menzili ile Avrupa'nın tümünü hedef alabildiği gibi, nükleer, biyolojik ve kimyasal başlıklar taşıyabilmektedir.

 

İsrail'in 1960'lı yıllardan beri ABD yardımıyla nükleer silah ürettiği ve halen elinde, çeşitli güçlerde ve tiplerde atom bombaları (1999'da 60-80) bulunduğu kesin olarak biliniyor.        

 

Türkiye'ye yerleştirilmek istenen füze kalkanı

 

Türkiye'ye 2 adet 4300 km menzilli (AN/TPY-2 Forward-Based X-Band) radar yerleştirilecektir.

 

Bu radarlar İsrail’e yerleştirilmiştir.

 

Balistik füzelerin yörünge tayinini hassas şekilde yapan bu radarlar, ABD ordusunun Yüksek İrtifa Hava Savunma füze sistemi THAAD ve ABD Aegis füze savunma gemi ve kıyı platformlarına bağlanacaktır. Sistemin komuta ve kontrolü sadece ABD'ye aittir.

 

Türkiye'ye yerleştirilmek istenen kısa (15-45 km) ve orta (200 km) Patriot ve THAAD füze bataryalarının dışında ABD, Akdeniz ve Karadeniz'de Aegis sistemiyle donanmış füze kruvazörlerini dolaştırmak istemektedir.

 

ABD-NATO tarafından Türkiye'ye yerleştirilmek istenen füze kalkanının "İran'a karşı" olduğu yüksek sesle dillendirilmesine karşın, NATO dokümanlarında ne İran, ne Suriye, hatta ne de Rusya "tehdit" olarak yer almaktadır.

 

Basına yansıdığı kadarıyla, MGK'nda kabul edilen yeni Millî Güvenlik Siyaset Belgesi'nde (MGSB) Rusya, İran, Irak ve Yunanistan, Türkiye için dış tehdit kapsamından çıkarılmıştır.    

               

Kürecik Ortadoğunun Sistem Kapsamında

 

Amerikan-İsrail füze radar ve gözetleme sistemi, NATO-İsrail çalışmalarıyla bütünleştirilmiştir. İsrail, İran’a ilişki bütün bilgileri ABD’ye ve NATO’ya aktarmaktadır.

 

NATO şemsiyesi altında İsrail, İran’a vurmaya hazırdır. Ancak, geniş İran coğrafyasının 36 yerine dağılmış olan nükleer çalışmalarını durdurmak kolay değildir, hatta bugünün koşullarında olanaksızdır. Öncelikle İran’ın yalnızlaştırılması, uluslararası siyasal ortamın, kıvamına ulaşması gerekmektedir.

 

Bu bağlamda, İran içinde ve dışında, İran’a karşı, ABD-İsrail-İngiltere üçlüsü, faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardır.

 

Özellikle İran içide yoğunlaşan faaliyetler, MOSSAD ve CIA ajanlarının Halkın Mücahitleri, PJAK ve Jundullah (Allahın Askerleri) militanlarıyla ortak yürütülmektedir.

 

Tarhan sokaklarında, nükleer fizikçilere yapılan suikastların ardından, geçtiğimiz Kasım ayının ortalarında, Tarhan yakınlarıdaki yüksek katı yakıt füze çalışmalarının yapıldığı bir üsde, büyük bir patlama olmuş, programın önemli isimlerinden Komutan Hasan Tahrani, 29 arkadaşı ile birlikte öldürülmüştür.

 

Geçtiğimiz hafta ise, insansız bir Amerikan casus uçağı İran topraklarında düşürülmüştür.

 

İsrail NATO ile işbirliği yapan ve her yıl bu işbirliğini güncelleştiren ilk ülkedir.

 

İsrail Genel Kurmay Başkanları, Brüksel’de yapılan komutanlar toplantısına katılmaktadır.  İsrail Deniz Kuvvetlerinden bir subay, irtibat subayı olarak Napoli’deki NATO üssünde bulunmaktadır.



  ABD-İsrail arasındaki Juniper Cobra askeri manevraları düzenli olarak yapılmaktadır. Bu manevralarda yeni füze ve teknolojiler deneniyor.   

 

Arrow 2 anti-balistik füzesi iki ülkenin ortak ürünüdür ve İsrail’de konuşlanmıştır.

 

İsrail -ABD füze sistemlerinin, İsrail’in nükleer silahlarının depoladığı Necef’teki Dimona’da konuşlanmış olduğu, Batılı kaynaklar tarafından doğrulanmaktadır.

 

İran'ın geliştirdiği Şahap-3 (Göktaşı-3) balistik füzelerinin menzili 2000 kmdir. Bazı Balkan ve doğu Avrupa ülkeleri menzil içinde kalmaktadır.

 

İran nükleer silah üretse bile, balistik füzelerinin menzili Avrupa'nın sadece yakın ülkelerini kapsayacak kadardır.

 

İran ile kıyaslandığında, Türkiye ve Avrupa'nın tamamı, İsrail'in balistik füze menzili ve nükleer tehdidi içindedir.

 

Bu durumda, eğer bir devletin nükleer silahlara ve uzun menzilli balistik füzelere sahip olması, menzil içindeki ülkeler açısından bir tehdit ise, en başta Türkiye ve pek çok Avrupa ülkesi, İsrail'i dış tehdit olarak algılayabilir.

 

Bu anlatılanlardan çıkarılacak birinci sonuç, İsrail’in Ortadoğuda yalnızlaştırıldığı savlarının gerçek dışı olduğu, tam tersine, İsrail’in yaptığı ikili anlaşmalar ötesinde, NATO ile sıkı bir askeri işbirliği içinde olduğudur.

 

İsrail’in Ortadoğunun göbeğinde, ABD’nin bir uçak gemisi olarak tanımlanması boşuna değildir.

 

Dahası, Türkiye bu işbirliğinin tam da ortasındadır.

 

İkincisi, sistemin İran’a yönelik olmadığı yolundaki yetkililerin açıklamaları kocaman bir yalandır. İran’a, Rusaya’ya karşı değilse, kime karşı?

 

Üçüncü yalan ise, toplanan bilgilerin İsrail’e aktarılmayacağı konusundaki teminat. Bütün bilgiler önce Washington’a gider, orada değerlendirildikten sonra, Brüksel’e, NATO karargahına döner. Bir başka anlatımla, bilgiler önce, ABD ile birlikte İsrail’e ulaşır.

 

Sonucun sonucu ise, “one minute” çıkışı, İsrail’in temel politikalarını milim saptırmamış, Arap sokaklarında yankılanan “hoş bir sada” olamaktan öteye geçememiştir.

 

Füze Kalkanının Asıl Hedefi

 

ABD-NATO bataryalarının nerelere yerleştirileceği henüz açıklanmamış olmakla birlikte, İran tehdidi bahanesiyle sadece Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerine konuşlandırılacağı yönünde bilgiler vardır. Yani, Yunanistan-Ermenistan ve yine Yunanistan-İsrail arasında stratejik ve askerî işbirliği anlaşmaları imzalanmışken, Yunanistan'ın Türkiye sınırına AB sınır birlikleri yerleştirilirken, ABD-NATO füze kalkanının tehdit algılanan bu sınırlara yerleştirilmesi gündeme bile getirilmiyor.

 

Besbelli ki, bu füze kalkanının hedefi İran’dır ve Kürecik’e yerleştirilmesi, yalnızca Türkiye ve İran arasında değil, Türkiye ile Rusya arasında da husumete yolaçacaktır.

 

Bu sürtüşmenin ilk ağızda yaşamsal sonucu ise, Türkiye için yıkıcı sonuçlar doğurabilecek olan enerji bunalımıdır.

 

İran hava ve uzay kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Emir Ali Hacızade, İran’a saldırı olursa, ilk önce Türkiye’deki füze kalkanı sistemlerini vuracağız, sonra diğer hedeflere yöneleceğiz. Bu sistem, ABD’nin istemiyle İsrail’i koruma amacıyla yapılıyor.” uyarısında bulunuyor.

 

Füze kalkanı konusundaki Rusya’nın endişeleri karşılanmadığı takdirde, Stratejik Silahların Sınırlandırılması anlaşmasından tek taraflı çekilecekleri uyarısında bulunan Rus Devlet Başkanı Medvedev, “Güç dengesini bozdurmayız. Endişelerimizi gideren bir çözüm bulunmazsa, bu kalkanı delecek nükleer başlıklar geliştiririz” diyor.

 

Rus basını, menzili 2 bin kilometreye kadar çıkan İskender-E füzelerinin Karadeniz kıyısında bulunan Krasnodar bölgesine konuşlandırılacağını ve Malatya Kürecik’e yerleştirilecek radarları da vurabilecek kapasitede olduğunu yazdı.

 

Bu taktik füzeler, 18 dakika içinde 2 kişi tarafından atışa hazır hale getirilebiliyor ve 480 kilometre mesafedeki Türkiye sınırına 4 dakikada ulaşıyor. İskender füzeleri, Krasnodar’dan, Türkiye’nin üçte birini vurabiliyor.

 

Füze Kalkan Sisteminin komuta ve kontrolü tamamen ABD elinde olacağı için, sistemin kime karşı, ne zaman kullanılacağı Türkiye'nin bilgi ve yetkisi dışında olduğundan, Türkiye için büyük bir tehdit oluşturacağı açıktır.



Bu durumda, İran'dan gelecek olan bir tehdit olmadığına göre, ısrarla Güneydoğu Anadolu bölgemize yerleştirilmek istenen ABD-NATO füze kalkanı, kime karşı kullanılacaktır?

 

ABD'nin Irak'tan çekeceği 50.000 kişilik muharip birlikleri, ağır silahlarıyla birlikte İskenderun ve Mersin limanlarından gitmek üzere Zaho'dan Türkiye'ye girmeye başlayacaklar. 18 ay sürecek çekilme sırasında Güneydoğu Anadolu bölgemizde karakollar kurulacak, yani bölge fiilen işgâl edilerek, Güneydoğu ve Doğu bölgelerimize NATO şemsiyesi altında, ABD askerlerinin yerleşmesi sağlanacaktır.

 

Yanıt verilmesi gereken soru şudur:

 

Türkiye, karşısında, İran'a karşı yerleştirildiği iddia edilen ABD-NATO füze kalkanının THAAD ve Patriot füzelerini mi bulacaktır?

 

Rusyanın Polonya ve Çek sınırına yerleştirilecek sistemlere sert tepki vermesi de İsrail, Türkiye ve Balkan alternatifini öne çıkarmaktadır. Bu bağlamda SM-3 füze sistemini, Türkiye ve Balkanlara yerleştirme düşüncesi ağırlık kazanmıştır.

 

Türkiye ile birlikte, Gürcistan, Ukrayna da balistik füze savunma sistemi içerisinde hesaplanmaktadır.

 

Füze donanımlı, ABD savaş gemileri Karadenize sık sık uğruyor.

 

Bu kapsamda, NATO şemsiyesi altında İran ve Rusya’ya yönelik radar sistemi, Karahan’ın tepesinde yeniden faaliyete geçiriliyor. Irak’taki askeri donanım İncirlik’e taşınıyor. Füze rampaları yerleştiriliyor. Türkiye yeniden bir savaş üssü konumuna getiriliyor.

 

Böylece Suriye ve Lübnan’a müdahe daha da kolaylaşıyor. İncirlik’ten havalanan predatorler, bölgeyi istediği gibi denetleyebiliyor.

 

ABD, Afganistan savaşını Pakistan’a yaydığı gibi, Ortadoğu gerginliğini Türkiye’ye de yaymış oluyor. Bir başka anlatımla, Türkiye, Ortadoğunun tarihsel bataklığına çekilmiş oluyor.

 

İktidar ve yandaşları,‘Türkiye’ye kurulacak radar sistemi İran’a deği, İsrail’e karşı’ diye geçiştirmiş olsalar da, gerçeğin bu olmadığı biliniyor.

 

Gerçekten de bugün İran, Gürcistan'dan Afganistan'a kadar uzanan bir dizi Amerikan askerî üssüyle kuşatılmış durumdadır. Amerikan ambargoları İran'ı ekonomik açıdan zorluyor.

 

İran'a karşı çeşitli askerî müdahale planları gündemin en sıcak konusudur. Özellikle, 50 bin ABD askerinin yıl sonunda Irak’tan çekilecek olması, burada doğacak boşluğu Iran’ın dolduracağı korkusu, ABD ve İsrail’i telaşlandırıyor. Hele de nükleer güce sahp bir İran’ın Ortadoğudaki güçler dengesini köklü değişikliklere uğratacağı kabusu, müdahelenin aciliyetini zorunlu kılıyor. 

 

 

İki Ortadoğu

 

Sorun, Ortadoğu’yu ABD’nin BOP doğrultusunda yeniden düzenlemektir.

 

Ama bu coğrafya, değişik din, mezhep ve ırkların olduğu bir bölgedir. Dolayısıyla, birden çok Ortadoğu var karşımıza.

 

Bu koşullar, bölgede politik manevraları güçleştirmiş olsa da, bölgenin iki ana doğrultuda, Şii-Sünni temelindeki ayrışmasını zorunlu kılıyor.

 

İslamın monolitik bir din olduğu varsayımına dayanan, daha doğrusu, Sünni mezhebin gerici Arap yönetimlerine dayandırılan Batının geleneksel yaklaşımı, bölgenin yeni koşullarında, geçerliğini büyük ölçüde yitirmiş bulununuyor.

 

“Arap Baharı” adı altında Fas’tan Mısıra uzanan, ordan Suriye üzerinden Türkiye’ye eklemlenmek istenen Müslüman Kardeşler ekseninde esen rüzgarlar, ayrışmanın uzlaşmaz boyutlara ulaştığını gösteriyor. O nedenle, “özgürlük”, “insan hakları”, “demoktasi” gibi yakıştırmalar, “bahar” rüzgarlarını arkasına alan Sarkozy’nin söylemiyle, “haçlı” saldırılarının kurt masalının karanlık yüzünü gizleyen araçlarıdır.

 

Bu masalın sonunu ve karanlık yüzünü, bir buçuk milyon müslümanın canına, dört milyon insanın göçüne malolan Irak’ta gördük. Bu masalı, elinden bırakmadığı Kuranıyla Saddam, bir Kurban Bayramı sabahında, idama götürülürken gördük.

 

Bu masal, Bahreyn’de İnci Meydanında, demokrasi ve özgürlük isteyenler, Suud tankları altında ezilirken de söyleniyordu. Hastahaneye giden yaralıları tedavi ettikleri için 10-15 yıl hapisle cezalandırılan doktorlar, kelepçelenip içeri tıkılırken de söyleniyordu.

 

Suud çöllerinden estirilen rüzgarlar, Yemen Şiilerini kavururken, dünya aynı “demokrasi” ve “özgürlük” masalları dinliyor!

 

Ya “haçlı” hava saldırısyla, kıstırılıp Libyalı “özgürlük savaşçıları”na teslim edilen Kaddafi’ye yapılan o tiksinç vahşet!

 

Hiç kuşkusuz, Saddam gibi, Kaddafi gibi, Esat gibi diktatörlerin, İran mollalarının baskıcı, kaba politikalarını olumlayacak değiliz.

 

Sözümüz, bu kanlı serüvenin bataklığına sürülen halkımızdan yana.

 

Bütün bu olanlar, Ortadoğudaki ayrışmayı, uzlaşmaz çelişkilere dönüştürüyor.

 

Kesin rakamlar olmamakla birlikte, Dünyadaki 1.3 milyarlık Müslüman nüfusun 130-160 milyonu Şiidir.

 

Şiiler İslam nüfusunun yüzde 10-15’ini oluşturmaktadır. Dağınık olmakla birlikte, en duyarlı bölge olan İran Körfezinin çevrelediği alanda oran, yüzde 80’e ulaşıyor.

 

Şiilerin çoğunluğunu Araplar, İranlılar ve Azeriler oluşturuyor. Şiilerin çoğunlukta olduğu ülkeler (İran yüzde 89), Azarbaycan (yüzde 67), Bahreyn (yüzde 60-70) ve Irak (yüzde 60). Lübnan’da Şiiler, yaklaşık yüzde 38 ile en büyük grubu oluşturmaktadır. Yemen’de nüfusun yüzde 40’ını, Kuveyt’de yüzde 25’ini, Pakistan’da yüzde 15-20’sini, Afganistan’da yüzde 15’ini, Birleşik Arap Emirliklerinde yüzde 15’ini, Suudi Arabistan’da yüzde 11’ini oluşturmaktadır.

 

2006 Temmuz ve Ağustosunda Lübnan’ın güneyinde Şii Hizbullahın İsrail karşısındaki sıradışı başarısı, sokaktaki Arapların sempatisini kazanırken, Sünni-islamcı çevreleri fazlasıyla tedirgin etmişti. 33 gün süren bu savaşta, Sünni Arap yöneticileri, hatta Sünni köktenciler bir kenara çekilip, gelişmelere seyirci kalmışlardı. Ama İsrail karşısında ilk kez bu denli kararlı ve etkili direniş, Şiilerin bölgede görmezlikten gelinemeyecek bir güç olduğunu kanıtlamış oluyordu.  “Şii lider Nasurullah’tan Sünni bir Nasır yaratamıyorlardı.”

 

Arap Baharı, Hamas-İran bağlarnı koparmayı da amaçlıyor. Suriye’de olaylar başlar başlamaz, Hamas’ın merkezinin Şam’dan Katar’a taşınması gündeme geldi. WSJ (Wall Street Journal), Türkiye ve Katar’ın Hamas’ın Suriye’yi terk etmesi için ağır baskılar uyguladığını yazdı.

 

Bölgede Şii olgusu yadsınarak, siyasal manevralara girmek olanağı yoktur. İşte tam da bu nedenle, gündemde tutulan İran sorunu çatallaşmış oluyor.

 

Askeri bir müdahale, sorunu daha da karmaşık hale getiriyor. İran’da düşman olan Şiiler, Irak’ta ABD’nin dostu. Irak’ta Kürtlerle birlikte, Şiiler ABD’nin en büyük müttefiki. Irak hükümeti bu iki unsurdan oluşuyor. “Irak Arap Cumhuriyeti”, “Irak Federal Cumhuriyetine” dönüşüyor. Arap dünyasında ilk kez nüfusunun yüzde 80’inin Arap olduğu bir ülkenin başında, Arap olmayan bir Kürt bulunuyor. Ve Şiiler, Irak tarihinde ilk kez, iktidar oluyorlar. Irak, Arap dünyasından uzaklaşarak, İran’a yaklaşıyor.

 

Şii İran’la Şii Irak’ı (Acem İran, Arap Irak değil) karşı karşıya getirmek kolay değil. Bu gelişmeler karşısında, İran, bölgede belirleyici bir güç olma yolunda ilerliyor.

 

Bunu Arap dünyasına kabul ettirmek de kolay görünmüyor. Çünkü Şiilik, Sünni Araplar tarafından bir tür “beşinci kol” olarak algılanmış, dinsizlikle bir tutulmuştur. 

 

Tarihi boyunca, İslam köktenciliği Şii karşıtlığı temeline dayandırılmıştır. “İslam birliği” savunması, “Sünni birliğini” savunmak anlamına gelmektedir. Bu bağlamda kavga da, Şii köktenciliği ile Sünni köktenciliği arasında yürütülüyor. Pentagon kurgulamasını bozan da bu olgudur.  

 

İran’ın başını çektiği Şii odaklı kutuplaşmada, Şii olmayan Suriye ve Şiilerin çoğunlukta olduğu Lübnan da yer almaktadır. Ayrıca, Müslüman Kardeşlere karşı olan Hıristiyan ve öteki azınlık toplulukarının eğilimleri de o yöndedir. Bu cephede Rusya’nın doğrudan, Çin’in dolaylı desteğine tanık oluyoruz.

 

Bu iki büyük ülkenin, giderek karmaşıklaşan Ortadoğu denkleminde, yoğunlaşan kaygıları gözardı edilemez.

 

Burada politikanın “aritmetikten çok, yüksek cebire benzediği” gerçeğini anımsamamız gerekiyor. Gündelik politik hesaplarla dünyaya nizam vermeye kalkışanların, tarihin kör kuyularında yitip gittiklerinin pek çok örnekleri var.

 

İlginçtir ki, bu yanılgıya düşen büyük politikacı örnekleri de az değil.

 

Beri yandan, tam da bu düz mantıkla, Vahhabilik ve onun ürünü olan Müslüman Kardeşler temelide birleşen Suud Krallığı, Katar ve öteki Körfez şeyhlerinin oluşturduğu cepheye AKP ikdidarı da katılmakla kalmıyor, liderliğe soyuduruluyor. ABD’nin doğrudan, İsrail ve NATO’nun dolaylı desteğini de bu yönde görüyoruz.

 

Erdoğan-Obama biraderliğinin gizi burada aranmalıdır.

 

Arap Baharının rüzgarında, “özgürlük”, “demokrasi”, “insan hakları”  bayraktarlığı yapanlara bakalım:

 

Bir milyon 700 bin nüfuslu Katar Şeyhliğinin, yalnızca beşte biri Katar yurttaşıdır. Geri kalanlara hiçbir yurttaşlık hakkı tanınmamıştır. Mülk edinemezler, seçemezler, seçilemezler, sendika kuramazlar. Yemeklerini Hintliler pişirir, çocuklarını Filipinler büyütür, evlerini Mısırlılar yapar, sokaklarını Pakistanlılar temizler, güvenliklerini Amerikalılar sağlar.

 

Bu olgu, bütün Körfez şeyhlikleri için geçerlidir.

 

Dünya, Irak dramını ABD’deki CNN’den naklen izlemişti, şimdi Arap baharının dramını Katar’ın EL-Ceziresinden naklen izliyor!

 

Şiiler, Suudi Arabistan’da petrol bölgelerinde yoğunlaşmışlardır. Nüfusun yüzde onbiri Şii olmasına karşın, Suud iktidarında bir tek Şii kabine üyesi olmamıştır. Ordu ve güvenlik güçlerine girmeleri yasaktır. Yoğun olarak bulundukları bölgelerde Şii belediye başkanı, polis şefi yoktur, üç yüz kız okulunda bir tek Şii okul müdürü bulunmamaktadır. Şiiler çocuklarına istedikleri adı koyamamaktadır. Dinsel törenler, Aşure törenleri yasaklanmıştır. Ders kitaplarında Şiilik, Hıristiyanlık ve Yahudilikten daha çok kötülenmektedir. Şii okullarında öğretmenler, Şii çocuklara Şiiliğin “dinsizlik” olduğunu söyler.

 

Vahhabi ulema Şiilere karşı şiddeti kutsamışlardır. Ünlü Suudi müftüsü Abdulaziz bin Baz, Şiilerin “İslam dışı dönekler” olduğuna ilişkin fetvalar vermişti. Yüksek Ulema Konseyi üyesi Abdulrahman el –Jibrin gibi ulemaların, 2002’ye kadar geçerliği olan, Şiilerin “katli vaciptir” diyen fetvası vardır. 

 

Kral Fahd Üniversitesi profesörü Subhi, Suudi Arabistan'ın en üst dini konseyine sunduğu raporunda, kadınlara araba kullanma hakkı verilirse 10 yıl içinde ülkede bakire kalmayacağını, fuhuş, porno, homoseksüellik ve boşanmanın artacağını öne sürüyor. (Milliyet 3 Aralık 2011)    

      

İşgalin Yeni Adı: Devrim

 

Libya'da devrim olmadı, Tunus’ta, Mısır’da olmadığı gibi. Suriye’de de olamıyacağı gibi.

 

Libya, NATO şemsiyesi altında işgal edidi. İşgal, 50-60 bin insanın ölümüne ve 500 milyar dolarlık maddi zarara neden oldu.

 

 Libya, Fransız, İngiliz ve İtalyan ortak sofrasında paylaşıldı. Bu payda, Fransız Total şirketi petrolün yüzde 30'unu, İngiliz BP yüzde 20'sini, İtalyan ENİ de yüzde15'ini alıyor.

 

Amerikalılar ise daha çok Libya ordusunun yeniden silahlandırılmasıyla ilgili. Libya'nın doğalgaz zenginlikleriyse tüm AB ülkelerinin iştahını kabartıyor.

 

Kaddafi Amerika'nın ABD dışında en büyük üssü olan Hwelles üssünü Haziran 1970 yılında kapatmış ve ülkedeki tüm İngiliz askerlerini de kovmuştu. Petrolü de millileştiren Kaddafi, Batı'ya karşı politik ve ideolojik savaş açmıştı.

 

Kaddafi, bedelini kendi insanlarınca parçalanarak ödedi.

 

Şimdi Libyalılar, sokaklarda biribirlerini boğazlıyor.

 

İşgalin Eşiğinde Suriye

 

Müslüman Kardeşlerin en faal olduğu ülkelerden biridir Suriye. Yönetiminin laik Alevilerin ellerinde oluşu, bu ülkeyi baş hedef haline getirmesi için yeteri bir neden olmuştu.

 

1964’te “Ya İslam ya da Baas” sloganı ile kalkışmada bulunan Biraderler, pek çok Baas ve Alevi önderline karşı suikastlar düzenlediler. 1979’da Halepte, askeri okula yaptıkları saldırıda, öğrencileri bir binaya kilitledikten sonra, silahla tarayıp, binayı ateşe verdiler, seksen üç öğrenci öldü.

 

Ertesi yıl, Hafız Esat’a başarısız bir suikast düzenlediler.

 

1981 Kasımında Şam’da bombalı bir araba saldırısında 200 kişiyi öldürdüler.

 

1982’de, Hama’da “Esat devrildi!” yalanını yayarak, ayaklandılar. Yüzlerce asker ve devlet görevlisini boğazladılar. O dönemin ABD’nin Suriye Büyük Elçisi, raporunda, “İslamcılar, Baas’ın kentteki bütün görevlilerini öldürdüler” diyordu. Bu olay 10 bin insanın yaşamına maloldu.

 

Arap Baharı, şimdi de Suriye’de askerlere ve devlet görevlilerine karşı silahlı saldırılarla başladı.

 

“Hıristiyanlar Lübnan’a, Aleviler mezara!” yeni sloganları. Profesörleri aydınları  süikast düzenleyerek teker teker avlıyorlar. Alevi aileleri evlerinde katletmeye başladılar…

 

Besbelli ki, Suriye, bu senaryonun önemli bir ayağı. Türkiye’nin rol aldığı bu senaryoda Suriye, Ortadoğuya açılan bir kapı.

 

Türkiye Ortadoğudaki misyonunu bu kapıyı ardına kadar açarak, yerine getirebilir. Bu ise, rejim değişikliğini gerektiriyor.

 

Müslüman Kardeşlerin yönetmindeki bir Suriye, Lübnan’daki Şii etkisini de kırmak anlamına gelir. Aynı zamanda bu, İran’ın Ortadoğudaki nüfuzunun kırılması demektir.

 

Tam da bu nedenle, hemen olayların başında, Hatay’da bir çadır kampı kuruldu. Angela Jolie büyük bir medya kampanyasıyla “mülteci kampı”nı ziyaret etti. Dünya, zulumden kaçanların yürek dağlayıcı öykülerini izlemeye hazırlanıyordu. Ama nedense, kamp beklenen ilgiyi görmedi!

 

Kamp, Suriyeli muhaliflerin eğitim ve donatım üssüne dönüştü.

 

Müslüman Kardeşler Hareketi’nin liderleri İstanbul’u mekan tuttular.

 

Suriye’nin içersinde bulunduğu koşulların çok farklı boyutları olduğunu görülebilmek için, güdümlü medyanın sığ yorumlarının ötesine geçmek gerekir.

 

Suriye nüfusunun yüzde 74’ü Sünni, yüzde 10’u Hristiyan, yüzde 3’ü Durzi, yüzde 15 Alevi ve Şiidir. Ayrıca 3.5 milyon Iraklı mülteci Suriye’ye sığınmıştır. Halep ve Şam sokaklarında, 300 bin Iraklı dul kadın dolaşıyor.

 

Bu durum, biraderlerin ciddi bir dirençle karşılaşacaklarını gösteriyor.

 

Dahda da önemlisi, Lazkiye Limanı, Rus donanması için Akdeniz’deki tek üs olanağı. Füze donanımlı bir uçak gemisiyle birlikte, üç Rus Savaş gemisi Lazkiye Limanında bekletiliyor. Rusların geleneksel “sıcak denize açılma” politikalarından vazgeçerek, Ortadoğu ve Akdeniz’i ABD’nin egemenliğine tekedeceğini varsaymak safdillik olur.

 

İki Türkiye

 

12 Haziran seçimlerinin ardından, Erdoğan’ın o ünlü “balkon konuşmasını” anımsayalım:

 

"İstanbul kadar Saraybosna kazanmıştır; İzmir kadar Beyrut kazanmıştır; Ankara kadar Şam kazanmıştır; Diyarbakır kadar Ramallah, Nablus, Cenin, Batı Şeria, Kudüs, Gazze kazanmıştır".

 

 

Bu sözler, seçim sonrası zafer heyecanının ifadesi değildi. Bu bir tasarımın ilgililere müjdesiydi!

 

 

Konuşmayı Newsweek Dergisi, “Eğer Erdoğan'ın liderliği altında istikamet Ortadoğu'da yeni bir Müslüman imparatorluğu şekline bürünürse, bir sürpriz bizi bekliyor olabilir" diye yorumladı.

 

Fethullah Gülen’in sözcüsü Hüseyin Gülerce, “Yüzyıllık Fırsat” olarak nitelediği 12 Haziran Seçimlerinin yaşamsal önemini vurgulayarak,  partili olmayan, milyonların seferber olduğunu yazmıştı.  (Zaman, 27, 05,2011)

 

 Bir başka yazısında yazar, şöyle diyordu: “2 Eylül 2010'daki referandum, yirmi seçime bedeldi. Bu seçimler de on referanduma bedel...” (Zaman, 13, 05, 2011).

 

Fethullah Gülen’in taa Pensilvanya’dan mezardakileri bile referandumda, “evet” demeye çağırdığı anımsanacak olursa, 12 Haziran seçimlerinin, AKP ve yandaşlarınca seçimin yönetim tercihinin çok ötesinde algılandığı ortaya çıkar.

 

 

“Stratejik Derinlik”in çok derinlerinden gelen bir ses, “Yakında Kudüs başkent olacak ve hep birlikte gidip Mescid-i Aksa’da namaz kılacağız.” diye müjdeliyordu. Bu ses Kudüs Müftüsüne ait değil, Türkiye Cumhuriyetinin Dışişleri Bakanından.

 

 

Türkiye’nin bugünkü tablosunu anlayabilmek için, bu söylenenleri alt alta koymak yetiyor.

 

Gerçekten de, “ ileri demokrasi” örtüsü altında referandumun, “Sıvas-Erzincan-Tunceli eksenini” kırarak, yargının bir “mezhepten temizlenmesiden” öte bir amaç gütmediği çıktı ortaya.

 

Seçim meydanlarında, Erdoğan, “Biliyorsunuz Kılıçdaroğlu Alevi...” dedikçe
kalabalıktan “Yuh” sesleri yükseliyordu...

 

 

“Mezhep benzerliğinden dolayı mı Suriye’yi koruyorsun?” sorusunu soran AKP genel başkan yardımcısıydı.

 

 

Bütün bunlardan sonra, Dersim halkından “özür” dileniyor. “Haydi canım sen de!”

 

 

“Ana muhalefet partisi liderinin mezhebini tartışan bir Türkiye var ve biz bu Türkiye’den insan haklarına saygılı, çoğulcu, sivil ve demokratik bir yeni Anayasa yapmasını bekliyoruz” diyor köşe yazarı Kadri Gürsel. (Kadri Gürsel, Milliyet, 19 Haziran.2011)

 

 

Gerçekten de, cemaatler koalisyonundan oluşan AKP, etnik ve mezhep gruplarıyla ittifak arayışı içinde, “demokrasiyi” kimlik pazarlıklarına dönüştürdüğü gözlemleniyor.

 

 

Bugün de İslam dünyasının gönüllü koruyuculuğuna soyunan Türkiye, iki yüz yıldır rotasını çevirdiği Batı yönünü değiştirerek, Ortadoğu’nun geleneksel bir İslam ülkesi kimliğiyle “Yeni Osmanlıcılık” oynuyor. 

 

 

Vahim olan ise Türkiye’nin, İslam köktenciliğinin merkezi haline geliyor olmasıdır.

 

          

Daha da vahimi, bu oyunun oyuncularının, ülkeyi nasıl bir serüvenin içerisine ittiklerinin ayırdında olmamalarıdır.

 

  Dünün “teröristlerini” bugün “özgürlük savaşçılarına” dönüştürenler, dünün “radikal islamını” da bügün “ılımlı islama” dönüştürmüşlerdir. Ne dönüştürenler değişmiştir, ne de dönüşenler.

 

Dinsel devlet, teokratik devlettir. “Dinin otoritesi, otoritenin dini” haline gelince, dinin otoritesine tapınma, eninde sonunda, devletin otoritesine tapınmaya dönüşür. Çünkü, otorite Tanrıdan gelir ve tanrının otoritesi mutlaktır. Bu süreçte “demokrasi” bir “araç” olmaktan öteye geçemez. Temsili niteliğini yitirir, sandık çoğunluğuna dayanan, iktidar yarışmacılarının “hakemi” işlevine indirgenir.

 

Varılan bu noktada, Türkiye Cumhuriyeti, en büyük bunalımını yaşıyor. Bu bunalıma kimileri “demokratikleşme” mücadelesi, kimileri, “seçilmişlerle, atanmışların”, kimilerince de “darbecilerle” “demokratların” mücadelesi olarak adlandırılıyor. Herkes kendi mezhep ve meşrebine göre bu adlandırmaları yapmakta olmalarına karşın, bir olguyu, ortak bir olguyu, açıkça ortaya koymak gerekiyor:

 

Türkiye uzlaşmaz iki ayrı kampa giden yolda hızla ilerliyor.

Facebook Facebook Digg Digg Google Google Del.icio.us Del.icio.us
Diğer Vahap Erdoğdu Yazıları
Bütün Yorumları görmek için tıklayınız!


Harbi Gazete Twitter'da

© Copyright 2011 Harbi Gazete
Her hakkı saklıdır. Yazılardan Yazarları Sorumludur.